google-site-verification: google5aa713afb3e24aae.html MH370 seferinin kaybolmasından Dyatlov Geçidi'ndeki dokuz dağcının ölümüne kadar bazı olaylar yıllardır tartışılıyor. - Webteknoadnanguney

Sayfa Gezinme

Izgara

GRID_STYLE

Üzerine Gelme Efektleri

TRUE

Son Dakika Haberleri:

latest

{Son Makaleleri:} [Oku,incele,paylaş.]

MH370 seferinin kaybolmasından Dyatlov Geçidi'ndeki dokuz dağcının ölümüne kadar bazı olaylar yıllardır tartışılıyor.

Tarihin en büyük gizemleri: Açıklanamayan 7 olay Kimi vakalarda insanlar iz bırakmadan kaybolurken kimilerinde bilimsel açıklamalar yetersi...



Tarihin en büyük gizemleri: Açıklanamayan 7 olay

Kimi vakalarda insanlar iz bırakmadan kaybolurken kimilerinde bilimsel açıklamalar yetersiz kalıyor. Bu yedi olayın ardındaki sorular hala yanıt bekliyor.


Bir yolcu uçağının yüzlerce insanla birlikte kaybolması, mürettebatı ortadan yok olan bir gemi veya kimsenin okuyamadığı yüzlerce yıllık bir el yazması... Tarih boyunca yaşanan bazı olaylar, aradan geçen onca zamana ve yürütülen araştırmalara rağmen kesin bir açıklamaya kavuşamadı. Üstelik bu gizemlerin bir kısmında insanların başına ne geldiği bile bilinmiyor.

Çözülemeyen olaylar yalnızca korku filmlerinin veya polisiye hikayelerin konusu değil. Gerçek hayatta yaşanan bu vakaların arkasında yakınlarını kaybeden aileler, yıllarca yanıt bekleyen insanlar ve bilim dünyasının hala açıklamaya çalıştığı sorular bulunuyor.

Bazı olayların merkezinde kaybolan insanlar veya açıklanamayan ölümler yer alırken bazıları da eski belgeler, sıra dışı davranışlar ve gizemli hastalıklarla ilgili. İşte yıllardır araştırılmasına rağmen bütün soruları yanıtlanamayan yedi dikkat çekici olay.



1. Malaysia Airlines MH370 seferinin kaybolması

8 Mart 2014 tarihinde Malezya'dan Çin'e gitmek üzere havalanan Malaysia Airlines'a ait MH370 sefer sayılı uçakta toplam 239 kişi bulunuyordu. Uçuşun başlangıcında olağan dışı bir durum yoktu. Ancak kalkıştan bir saat bile geçmeden uçak planlanan rotasından saptı ve transponder adı verilen, hava trafik kontrolüne kimlik ve konum bilgisi ileten cihazı kapandı.

Uçağın hareketlerine ilişkin daha sonraki veriler, yaklaşık sekiz saatlik bir sürecin ardından Hint Okyanusu üzerinde izinin kaybolduğunu gösterdi. O andan itibaren MH370'in başına ne geldiği, havacılık tarihinin en büyük gizemlerinden biri haline geldi.

Ardından havacılık tarihinin en kapsamlı uluslararası arama çalışmalarından biri başlatıldı. Yıllar süren incelemelere rağmen uçağın ana gövdesine ve uçaktaki insanlara ulaşılamadı. Geçen 12 yılda MH370 ile eşleştiği belirtilen üç enkaz parçası bulunsa da uçağın kesin konumu belirlenemedi.

Olayla ilgili çok sayıda teori ortaya atıldı. Bazıları uçağa bir meteorun çarpmış olabileceğini ileri sürerken başka bir iddia, kaptanın uçağı kasıtlı olarak düşürdüğü yönündeydi. Bu ikinci görüşte, pilotun olaydan yaklaşık bir ay önce evindeki uçuş simülatöründe benzer bir rota üzerinde çalışmış olması da gündeme getirildi. Ancak bu iddiaların hiçbiri uçağın kayboluşunu kesin olarak açıklayan bir kanıta dönüşmedi.




2. Walter Collins'in esrarengiz kayboluşu

1928 yılında Los Angeles'ta yaşayan Christine Collins, dokuz yaşındaki oğlu Walter'ın kaybolduğunu polise bildirdi. Oğlunu bulabilmek için aylarca bekleyen anneye, yaklaşık beş ay sonra polis tarafından bir çocuk getirildi.

Yetkililer, bulunan çocuğun Walter olduğunu düşünüyordu. Ancak Christine, karşısındaki kişinin kendi oğlu olmadığından emindi. Buna rağmen polis annenin itirazlarını kabul etmedi. Hatta onu kötü bir anne olmakla suçladı ve sonunda bir akıl hastanesine yatırılmasına neden oldu. Gerçek Walter Collins ise hiçbir zaman bulunamadı.

Soruşturma sırasında şüpheler, çocuk cinayetlerinden sorumlu tutulan Gordon Stewart Northcott üzerinde yoğunlaştı. Northcott 1930 yılında idam edildi ancak Walter'ın da onun kurbanlarından biri olduğunu kesinleştirecek yeterli kanıt elde edilemedi.

Aradan neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen Walter'ın başına ne geldiği bilinmiyor. Üstelik Los Angeles polisinin Christine Collins'i kendi oğlu olmadığını söylediği çocuğu kabul etmeye neden bu kadar zorladığı da olayın tartışmalı yönlerinden biri olarak kaldı.

Bu gerçek hikaye, yönetmen Clint Eastwood'un 2008 yapımı Changeling filmine de ilham verdi.



3. Mürettebatı kaybolan Mary Celeste gemisi


Kasım 1872'de Mary Celeste adlı gemi, New York'tan İtalya'nın Cenova kentine doğru yola çıktı. Gemide kaptan Benjamin Briggs, eşi, iki yaşındaki çocukları ve yedi mürettebat bulunuyordu.

Yolculuk için gerekli erzakların yanı sıra piyano ve dikiş makinesi gibi eşyalar da gemiye yüklenmişti. Kaptan Briggs, seyir defterine yolculuğun gelişimini kaydediyordu. Son kayıtlarında olağan dışı bir duruma işaret eden herhangi bir bilgi yoktu.

Ancak 4 Aralık 1872'de Mary Celeste denizde terk edilmiş halde bulundu. Geminin kendisi büyük ölçüde sağlamdı ve eşyaların yerli yerinde olduğu görülüyordu. Eksik olan tek şey, yolculuğa çıkan insanlardı. Kaptan, ailesi ve mürettebatın nereye gittiği hiçbir zaman öğrenilemedi.

Olayın ardından korsan saldırısından deniz canavarlarına kadar pek çok iddia ortaya atıldı. Fakat gemide hırsızlık veya büyük bir saldırı belirtisinin bulunmaması bu açıklamaları zayıflatıyordu.

Daha sonraki yıllarda bilim insanları, gemide taşınan alkolün açığa çıkardığı buharların mürettebatı korkutmuş olabileceği görüşünü gündeme getirdi. Bu senaryoya göre insanlar olası bir patlamadan kaçınmak için gemiyi terk etmiş, ancak bir daha geri dönememişti.

Yine de bu teori kesin biçimde doğrulanamadı. Mary Celeste'nin mürettebatının akıbeti, denizcilik tarihinin en çok tartışılan olaylarından biri olmayı sürdürüyor.




4. Pollock kardeşler ve yeniden doğuş iddiaları

1957 yılında Joanna ve Jacqueline Pollock isimli iki kız kardeş trafik kazasında hayatını kaybetti. Joanna 11, Jacqueline ise altı yaşındaydı.

Çocuklarını kaybeden aile, bir yıl sonra yeniden iki kız çocuğu sahibi oldu. 1958'de dünyaya gelen ikizlere Gillian ve Jennifer isimleri verildi.

İkizlerin büyümeye başlamasıyla ailelerinin açıklamakta zorlandığı bazı davranışlar ortaya çıktı. Gillian ve Jennifer, hayatını kaybeden ablalarının oynadığı belirli oyuncakları istemeye başladı. Dahası, daha önce görmedikleri ve hakkında bilgi sahibi olmadıkları belirtilen ablalarının okulunu tanıdıkları anlatıldı.

Aileyi şaşırtan bir başka davranış ise ikizlerin otomobillere karşı duyduğu korkuydu. Kızların, yanlarından geçen araçlardan ürktüğü ve içinde bulundukları otomobillere başka bir aracın çarpmasından endişe ettikleri bildirildi.

Ancak yaşları ilerledikçe bu davranışlar ortadan kalktı ve ikizler yaşamlarına olağan biçimde devam etti.

Olay, reenkarnasyon üzerine çalışmalar yürüten psikiyatrist Ian Stevenson'ın dikkatini çekti. Stevenson, aileyle ilgili incelemelerinin ardından Pollock kardeşlere, gerçek olduğunu düşündüğü 14 yeniden doğuş vakasını ele aldığı kitabında yer verdi.

Bununla birlikte ikizlerin davranışlarının önceki yaşamların kanıtı olduğunu söylemek mümkün değil. Olayın nasıl açıklanacağı konusundaki farklı görüşler, Pollock kardeşlerin hikayesini tartışmalı kılıyor.




5. Kimsenin çözemediği Voynich el yazması

Yaklaşık 600 yıllık geçmişe sahip Voynich el yazması, tarihçilerin ve dil araştırmacılarının hala tam olarak açıklayamadığı belgeler arasında bulunuyor. El yazmasının en dikkat çekici özelliği, bilinen dillerle eşleştirilemeyen bir yazı sistemi kullanılarak hazırlanmış olması. Metnin yazarı bilinmediği gibi hangi amaçla kaleme alındığı da kesin olarak anlaşılamadı.

Simyacı Georg Baresch, 1585 ile 1692 yılları arasındaki bir dönemde el yazmasını elindeki eşyalar arasında buldu ve kökenini araştırmaya çalıştı. Ancak herhangi bir sonuca ulaşamadı.

Belge sonraki yüzyıllarda farklı kişilerin eline geçti. Sonunda 1912 yılında Polonyalı kitap tüccarı Wilfrid Voynich tarafından edinildi ve bugün bilinen adını aldı.

Yaklaşık 250 sayfadan oluşan el yazmasının radyokarbon tarihleme yöntemiyle 1400'lü yıllara ait olduğu belirlendi. İçeriğinin tıpla bağlantılı olabileceği düşünülse de bu görüş kesinlik kazanmadı.

Voynich, eserin simyacı Albertus Magnus veya bilim insanı Roger Bacon tarafından hazırlanmış olabileceğini düşünüyordu. Ancak yazarlık konusunda da doğrulanmış bir sonuca ulaşılamadı.

Aradan geçen altı yüzyıla rağmen metnin ne anlattığı, hangi dilde yazıldığı ve neden hazırlandığı soruları yanıt bekliyor.




6. Dyatlov Geçidi'nde ölen dokuz dağcı

Şubat 1959'da dokuz kişilik bir dağcı grubu, Rusya'daki Dyatlov Geçidi'ne doğru yola çıktı. Dağcılar kamp kurdu, birlikte yemek yedi ve geceyi geçirmek için çadırlarına çekildi. Ancak hiçbiri bu yolculuktan geri dönemedi.

Grubun dönüşünün gecikmesi üzerine 25 gün sonra başlatılan arama çalışmalarında araştırmacılar oldukça sıra dışı bir manzarayla karşılaştı. Dağcıların çadırı terk edilmişti ve kumaşı kesilmiş ya da yırtılmıştı.

Çevredeki ayak izleri, insanların çadırdan uzaklaşarak ormanlık alana doğru ilerlediğini gösteriyordu. Bazıları yalın ayak, bazıları çorapla, bazıları ise yalnızca tek ayakkabıyla yürümüştü.

İlk iki ceset, çok az kıyafetle bulununca hipotermi olasılığı üzerinde duruldu. Ancak diğer yedi kişinin cesetlerine ulaşılması, olayın daha da karmaşık görünmesine neden oldu.

Dağcılardan birinin vücudunda yanıklar vardı. Bir başkasında sert bir cisimle oluşmuş olabilecek yaralanmalar tespit edilirken diğer bir kişinin dili bulunmuyordu. Üstelik bazı giysilerde radyoaktivite izleri saptandı.

Bu ayrıntılar yıllar boyunca çok sayıda teoriye yol açtı. Uzaylılardan Yeti adı verilen efsanevi yaratığa, hatta uyuşturucu kullanımına kadar uzanan iddialar gündeme getirildi.

Bir belgesel yapımcısı ise olayın infrasesle bağlantılı olabileceğini ileri sürdü. Bu teoriye göre rüzgarın dağlık arazinin şekliyle etkileşime girmesi sonucunda oluşan, insan kulağının zor algıladığı düşük frekanslı sesler; yoğun korku, panik, mide bulantısı, titreme ve kalp atışlarında hızlanma gibi tepkileri tetiklemiş olabilirdi.

Bütün bu açıklama girişimlerine rağmen dokuz dağcının ölümüne yol açan olayların kesin sıralaması ve nedenleri konusunda tartışmalar devam ediyor.



7. İnsanları hareketsiz bırakan gizemli uyku hastalığı

Listenin son sırasında, kayıp insanlardan veya tarihi belgelerden farklı olarak yüz binlerce kişiyi etkileyen nörolojik bir hastalık bulunuyor. Ensefalitis letarjika olarak bilinen ve uyku hastalığı adıyla da anılan bu rahatsızlık, 1917 ile 1928 yılları arasında 500 binden fazla insanı etkiledi. İlk vakalar Avrupa'da ortaya çıktıktan yaklaşık iki yıl sonra hastalık Hindistan ve Kuzey Amerika'ya da yayıldı.

En dikkat çekici belirtilerinden biri, hastaların bilinçleri açık olmasına rağmen vücutlarını hareket ettirmekte zorlanmasıydı. Bazı kişiler çevrelerinde olup bitenlerin farkında olmalarına karşın adeta canlı bir heykel gibi hareketsiz kalıyordu.

Hastalığa yakalananların yaklaşık üçte biri hayatını kaybetti. Hayatta kalanların bir bölümünde ise hareket edememe durumu günler, haftalar, hatta ağır vakalarda yıllar boyunca sürdü. Bazı hastalar gözlerini oynatabiliyor veya kısa süreli konuşabiliyordu. Diğerleri ise dışarıdan bakıldığında tamamen felç olmuş gibi görünüyordu.

Hastalık 1950'li yıllarda Avrupa'da yeniden görüldü. 2010 yılında Çin'de bildirilen bir vakada ise bir çocuk beş hafta boyunca hastanede tedavi gördü.

Ensefalitis letarjikanın kesin nedeni günümüzde de açıklığa kavuşmuş değil. Beyindeki iltihaplanmayla bağlantılı olduğu düşünülüyor ancak hastalığı neyin başlattığı belirsizliğini koruyor.

2004 yılında benzer belirtiler gösteren hastaları inceleyen araştırmacılar, hastalığa neden olan etkenin hala mevcut olabileceği görüşünü ortaya attı. Böylece yaklaşık bir asır önce yüz binlerce insanın yaşamını etkileyen bu rahatsızlık, tıp dünyasının bütün yönleriyle açıklayamadığı hastalıklardan biri olarak kaldı.


Hiç yorum yok

Değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür eder saygılar sunarım.

Blogger tarafından desteklenmektedir.